FB TW PIN NWS

Elçin Demiröz ile Söyleşi

2018-02-26
Elçin Demiröz ile Söyleşi
Elçin Demiröz ile Söyleşi

AAG (Adımadımgurme): Evet sevgili Elçin, kimsin sen? Hangi yollardan geçip de bugüne geldin, neleri tercih ettin ve nelerden vazgeçtin?

ED: Hem de ilk sorudan bu kadar zor! *Gülüşmeler* Her şeyin başına dönersek, oraya dönüp baktığımda keskin bir çizgi olarak baleyi görüyorum. Nasıl oldu ben de bilmiyorum ama 10 yaşında, insanın böyle şeylere karar veremeyeceği kadar erken bir zamanda, içimden kopup gelen bir bale yapma isteği fark ettim. Annem sağolsun çok destekledi. Kurslar, dersler, resitaller derken başladım konservatuvar sınavlarına hazırlanmaya… Gerçi hazırlanmak diyorum ama bunun pek imkanı yok. Çünkü sınavda vücuduna bakıyorlar, esnekliğine, uzunluğuna ve ne kadar uzayacağına, kemiklerinin tipine, kilo alıp almayacağına, müzik kulağına, ritim duyguna… Yani sende var olanlar dışında yapabileceğin pek de bir şey yok. Babam müzik bölümüne gireyim istiyordu. Bale olmazsa bari müzik olsun diye onun da sınavına girdim. Baleden kabul aldım. Müziğin ise ikinci sınavında hangi bölümü ve enstrümanı istediğimi sordular. Ben de “Aslında bale yapmak istiyorum.” dedim. Bu cevap babamla ilişkimi epeyce zora soktu. Askerdi ve katı bir disiplinle yetişmişti. Baleyi bir meslek olarak seçmemden yana değildi. Soruya dönecek olursak, galiba baleyi seçerek uzunca yıllar babamla iyi bir ilişki içinde olma şansımdan vazgeçtim. Neyse ki sonra taşlar yerine oturdu. Ancak anlaşılan o ki bunun için sakatlanmayı ve başka alanlarda tecrübe sahibi olmayı bekleyecekmişim.

AAG: Peki konservatuvar eğitimi nasıldı? Beklediğin gibi miydi?

ED: Kolay değil. 10 yaşında başladığın okul aslında bir üniversite. Genelde insanlar sanata olan meyillerini daha geç fark edip geliyorlar. Yani yan sıranda oturan adam, başka bir üniversite bitirmiş ve 30 yaşında olabiliyor. Zil yok, forma yok, kapıda güvenlik yok. Okul tam gün. Bale zaten müthiş bir disiplin. Ağırlıklı Rus hocalarımız ve dünyanın değişik yerlerinde öğrenim görmüş çok kıymetli Türk hocalarımız vardı. Adeta mum gibiydik. Topuzunu açamazsın, pabucun çözülemez, çorabın kaçamaz, bel lastiksiz ve bantsız derse giremezsin. Kilo filan zaten alamazsın da neyse… Bir anda tüm günlük bir mesaiye başladık. Bir de akşamları ve hafta sonları temsillerde dans ediyorduk. AKM’de büyüyen belki de son nesiliz. Hep zannediyorduk ki okul bitince müthiş bir sanat hayatı bizi bekliyor. Sürekli temsiller izliyoruz, abiler ablalar en büyük idollerimiz. Annem her gün peşimde, artık partisyonları bile ezberlemiş halde. Uvertürde obua geç mi girdi filan diyebiliyor. İnsan kendine bu kadar erken ve böylesi kesin bir tutkuyla bir yol çizince bir gün onu bırakabileceğine de hiç ihtimal vermiyor. İster istemez inanç mekanizmasını da bu tutkunun üzerine inşa ediyor ve baleden başka bir şey yapabileceğine inanmakta zorlanıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan 98 yılında mezun oldum.

Zaten ilkokula erken gitmiş, üniversitede sınıf atlamış olduğumdan 19 yaşında bitmişti okul. Aynı yıl İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenen Carmina Burana eserinin provası esnasında düştüm ve bilek bağlarım koptu. 5 farklı doktora gittim. 1’i hariç hepsi ameliyat önerdi. O biri de “Bileğin iyileşir iyileşmesine ama ağır çalışmaları ne kadar kaldırır emin değilim.” dedi. Fena bir dansçı değildim ve baleyi “belki” yapmayı kaldıramazdım. Bina düşmüş gibi oldu tepeme. Baleden başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Daha da önemlisi bale kadar iyi yapabileceğim bir şey yoktu. Neyse ki bu psikolojiden çıkmam çok sürmedi. Bale yapan her şeyi yapar dedim ve kendimi onsuz bir hayata hazırlamaya başladım.

AAG: Bale yapmasan ne yapardın?

ED: O zamanlar gazeteci olmak isterdim sanırım. Bir ajandam vardı. Olan biten her önemli olayı not almışım. Körfez savaşı, Erzincan depremi, tanker kazası. Az buz notlar da değil, saat saat hatta bazen saniye saniye. Bir gün, Milliyet Gazetesi’nin danışmasında çalışan bir tanıdığımız beni gazeteye davet etti. Baktı ki çok ilgim var, jest olsun diye yalandan bir özgeçmiş doldurttu. Hatta yanımda fotoğraf bile yoktu ve balede çektirdiğimiz bir fotoğrafı kafa kısmından kesip yapıştırdım. Düştükten tam 10 gün sonra gazeteden aradılar. Tabii çok şaşırdım, niye beni arasınlar ki? Görüşmeye gitmeye karar verdim ama yürüyemiyorum. Tehlikeli olduğunu bilmekle birlikte futbolcuların sıktığı bir dondurucu var. O geldi aklıma. Dedim ne olacak ki? En fazla daha kötü olur. O şekilde gittim görüşmeye. Meğer onlar da fotoğrafımı beğenmişler; sakin mülayim birini arıyorlarmış. Beni de topuzlu filan görünce öyle sanmışlar. *Gülüşmeler* Müşteri temsilcisi arıyorlardı. Ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu ama yaparım dedim. O kadar komiğim ki, piyano filan çalıyorum, nasıl olsa bilgisayar da öğrenirim diye düşünüyorum. *Gülüşmeler* Hemen alındım işe. Ben nasıl olsa dayanamam, bir gün baleye geri dönerim diye düşünüyorum. Ama öyle olmadı. Çok kısa bir süre sonra gazetede bir tensikat yapıldı ve kalan çekirdek ekibin içindeydim. 2000’de internet coşunca o hiçbir şey bilmeyen kıza tutuşturdukları bilgisayar sektörü, finanstan sonraki en önemli sektör oldu, ismi de bilişim diye evrildi. Talih kuşuyla aramın iyi olduğu yıllardı. Milliyet adeta hayatımın üniversitesiydi.

AAG: Baleden sonra normal bir hayata dönmek nasıldı?

ED: Rüya gibiydi diyebilirim. Balede aşırı bir disiplin var. Karnını çek, omzunu tut, kasığını aç şeklinde her gün yüzlerce kez uyarılıyorsun. Kendini düzeltmeden geçen bir gün yok. Yasakların çok katı. Tatlı yemek, eğlenmek, bale dışı yorulmak, bisiklet, buz pateni… Mesela en özlediğim şey, bir günü hiç terlemeden, üstünü değiştirmeden bitirmekti. İş yerinde öğle yemeklerine gitmek en büyük mutluluğumdu. 10 yılım elma ve yoğurtla geçmişti. Daha da önemlisi ayakların acımıyor, tırnakların düşmüyor, nasırların sızlamıyor… Bayağı bir konfor anlayacağınız.

AAG: Peki ya şarap?

ED: O zamanlar sadece bir şarapseverim. Daha yaşım 25-26. Gözüme bir ilan çarptı, Doluca iletişim uzmanı arıyor. Tesadüfen de gazetede çalışan bir arkadaşım Doluca’nın sahibesi Sibel Kutman ile tanıştığını, onun da galiba beni sahnede izlediğini söylemiş. O da uzun yıllar bale ve modern dans ile ilgilenmiş. Nasıl bir cesaretse -şu an olsa yapamam- Sibel Hanım’a e-posta atıyorum ve diyorum ki ben de işe başvurmak istiyorum. Sağolsun Sibel Hanım hemen dönüş yaptı. 3 aylık bir süreç sonrasında işe alındım. Sanırım görüşmelerde biraz fazla konuşmuş olacağım ki beni eğitim tarafına aldılar. Hayatımın rotasını değiştiren bir adım oldu bu.

Tabii o zamanlar iletişim ve tanıtım faaliyetleri bugünkü gibi yasaklı değildi ve ne var ne yoksa tecrübe edebildim. Sonrasında Antre Gourmet’de çalıştım. Şaraba peynirle bir pencere daha açtım. Derken öğrenim hayatına yeniden döndüm. Bilgi Üniversitesi’nde Kültür Yönetimi yüksek lisans programına kabul edildim. Çalışma alanımla ilgili olması bakımından okul dışında kalan vakitlerde İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin iletişim çalışmalarını sürdürdüm. Çeşitli dergi ve günlük gazetelere sanat yazıları, eleştiriler yazdım. Bir şekilde ayağım şaraptan kesilir gibi olmuştu ki o sırada iki yakın arkadaşım yeni kurulmakta olan bir şarap üreticisinin iletişim çalışmalarını yürütmeye başladı. Sürekli buluşup sohbetler ediyorduk. Sektörden birileriyle görüşmeye ön ayak oluyordum ama hiç beni de çağırırlar diye düşünmüyordum. 2011 yılının son aylarıydı. Selim Bey’in pazarlama tarafına birini aradığını söylediler, en azından bir tanışalım dedik. Ofis henüz hazır olmadığı için Selim Bey ile Cihangir’de bir kafede buluştuk. 3 saate yakın oturduk. Son derece rasyonel, şeffaf ve mütevazı biriydi. Önce bu işe giriş hikayelerini anlattı, sonra bilgisayarını çıkarıp 14 yıllık yatırım planından bahsetti. O güne kadar hiç haberdar olmadığım bir vizyon sunmuştu önüme ve çok etkilendim.

AAG: Suvla’yı ilk kez ne zaman tattın?

ED: Sonraki buluşmamızda Pınar Hanım ile tanıştık. O da bambaşka bir ruh ve resmen büyülendim. Akabinde şarapları tatmak için evlerine davet ettiler. Nasıl merak ediyorum anlatamam. Hatta içimden “Ya beğenmezsem.” diye de ufak ufak endişe ediyorum. Böyle evlerinin salonunda, şarküteri ve peynirden oluşan gayet rahat bir masa hazırlamışlar, şişeler ve kadehler bir yerde, teker teker servis ediyorlar. O zamanlar sadece Suvla Syrah 2010 ve Suvla Merlot 2010 hazır. 2011’in beyazları bile henüz çıkmamış. Önce Merlot’yu tattım, hiç beklemediğim bir lezzetle karşılaştım. Belki de alışık olmadığım demek daha doğru. Kendini bu kadar güzel ifade edebilen, potansiyelini hissettiren şaraplar beni oldukça etkiledi. Sanki gayet basit bir şeymiş gibi anlatıyorlardı bu durumu, hatta Selim Bey “Daha yolun çok başındayız.” diyordu. Dedim ki “Vay be, demek böyle de şarap yapılabiliyormuş.” İlginçtir, hiç çalışma şartları, maaş, pozisyon gibi konuşmalar yapmadık. Ertesi günü şirket çalışanlarına yönelik bir e-postanın bilgi kısmındaydım. Suvla ailesine hoşgelmiştim.

AAG: Bale hayatının önemli bir kısmını kapladığı için sormadan edemeyeceğim, sahnede olmak ve bale yapmak neler hissettiriyor?

ED: Sahne paralel bir evren. Seni yaşıyor kılan ne varsa, (nefes almak, koklamak, dokunmak, duymak) adeta bütün duyuların bir anda kapanıyor. Bu dünyayla bağlantıların kopuyor ve sanki orada, o sahnenin üzerinde bir başka bağlantı açılıyor. Dans ederken hep derdim ki, o anları hiç hatırlamıyorum. Hatta alkışı bile duymazdım bazen, sanki bir bomba patlamış gibi sadece tekdüze bir ses olurdu kulaklarımda. Işığın altında ve bir karanlığın karşısında tek başınasın. Birileri de hayatlarından vakit ayırmış seni izliyor. Para versen dahi satın alamayacağın bir hazzı, onlar para verip izliyorlar. Tabi çok az insanın becerebildiği bir şeyi yapabilmek de egoyu kaşıyan bir şey. Kendini önce seçilmiş hissediyorsun. Ama olayın içine girip de asıl savaşı gördüğün an müthiş örseleniyorsun. Beyninle bedenin arası bir mücadele bu. Beynin önce vücudunu ele geçirmeye çalışıyor. Ama bedenin kendi yasaları var. O da baş kaldırıyor. Tabi bu mücadeleden çocuk kafayla geçmek zor. O sebeple erken büyümek durumunda kalıyorsun. Dediğim gibi her ne kadar egonu harekete geçirebilecek bir iş yapıyor olsan bile egonu yerle bir edecek bir iç savaş da hücrelerinde hep devam ediyor. Yine de şunu hep söylerim, bale yapan her şeyi yapar. Bedenle başa çıkmak başlı başına bir mesele çünkü…

AAG: Kitabın olan “9”un hikayesinden, yaratım sürecinden ve yayımlanmasının ardından aldığın geri bildirimden bahsedebilir misin?

ED: Baleyi bırakmak durumunda kaldıktan sonra yerine bir şeyler koyma sancısı içindeydim. 9’u yazdığım yıllar 22-23 yaşıma denk geliyor. Şu anki kafam olsa muhtemelen yayınlamazdım. Ama o sıralar yazmasam nefes alamam gibi geliyordu. Yayınlanması aşamasında Yitik Ülke Yayınları‘nın sahibi Kadir Aydemir’in biraz ısrarı oldu. İyi ki de olmuş. Bale yapamamanın bir hediyesiydi sanki. İnsan yazarken bazen daha iyi öğrenebiliyor. Hatta yaşamadığı şeyleri bile… O dönem de aşırı doz Almodóvar izlediğim zamanlar. Etkilenmeler var. Hikaye 9 karakter arasında 99 yılında geçiyor. Ana karakter bir kız, ismi Efsun. Suretim olduğunu söylemeye gerek yok sanırım *Gülüşmeler* Sonrasında birkaç roman daha yazdım ama neyse ki yeterince beğenmedim de yayın aşamasına gelmedi. Gerçi sanal alemde 9’a ilişkin birkaç iyi yorumla karşılaşınca biraz gaza geliyorum ama neyse ki hemen geçiyor. Zaten insanın kafası da zamanla değişiyor. Yazmak umutlu bir eylem. Belki birileri okur, birilerine dokunur, bir şeyleri değiştirir gibi… Şimdi galiba o kadar umutlu bir insan değilim. Her şey o kadar hızlı tükeniyor ki, o çarkın içine girersem ben, “ben” olmam gibi geliyor. *Tebessümler* (AAG Notu: Kitabı edinmek isteyen Elçin’e yazabilir.)

AAG: Elçin deyince illaki “Çifttlik” ve “Efruz” isimleri karşımıza çıkıyor. Yeme ve içme dünyasının işletmeci yönünde yer almak nasıl bir şeydi?

ED: Oralarda eş faktörü, Serdar giriyor devreye. Kısaca özetlemek gerekirse her ikisi de Serdar’ın girişimiydi. Ben daha arka plandaydım. Çifttlik’e yerleşme hikayemiz belediye seçimlerinin olduğu güne denk geliyor. Serdar dedi ki beklediğim sonuç çıkmazsa buralardan gideceğim. Eh çıkmayınca da bir baktım akşam bavulunu topluyor. Hakikaten ertesi gün de kalktı gitti. Aslında Çifttlik bizim hafta sonu evimizdi. Gidip geliyorduk ama sürekli yaşamıyorduk. Serdar gittikten sonra her gün bir fotoğraf göndermeye başladı. “Bak kümes yapıyorum.”, “Tavuk sipariş ettim.”, “Arıcılığa başladım.” gibi mesajlar… Ben de çok aldırmıyordum, bir heves geçer sanıyordum. Çifttlik’te kaldığım bir sabah saat altı, gün daha ağarmamış, baktım bir tır yanaşıyor içinde 500 tavuk. O şoku hiç unutamıyorum. Meğer tavuk çiftliği kuruyormuşuz. Tabii olacak gibi değil, İstanbul’daki evi tamamen kapatıp ben de çiftliğe yerleştim. Pınar Hanım ve Selim Bey de sağolsun, Suvla’yı haftada 3 gün çalışabileceğim bir şekilde sürdürmeme müsamaha gösterdiler. Derken bir hafta sonu arkadaşlarımız geldi, “Keşke buraya hafta sonları insanları davet etseniz.” diye bir fikir attılar ortaya. Serdar bunu duyduğu an, Twitter’a herkesi kahvaltıya bekliyoruz diye yazmış. *Gülüşmeler* Arayan arayana… Ben çıldırmak üzereyim.

Elektriğin bile henüz olmadığı bir evden bahsediyoruz. Gel zaman git zaman 2 yıla yakın bir süre iki bine yakın misafirimiz oldu. Tabela yok, tarif yok. Bazen benim bile yolunu karıştırdığım bir ev bu. Ama insanlar bir şekilde geliyordu. Uzun bir masada sabahlara kadar sohbet ediyorduk. Adeta Ferzan Özpetek filmleri gibiydi. Çok güzel dostlarla tanıştık, hala da görüşüyoruz. Sonrasında, yani ilk kışta zorlanmaya başladık. Ben işe gidince Serdar çok yalnız kalıyordu. Tüm eforumuz ağaç kesmek, ısınmak, elektrik biriktirmek gibi gayet temel ve normal hayatta söz konusu bile olmayan alanlara harcanır hale gelmişti. Kısacası kışın öyle bir yerde, o tür bir hayat zor. Sonra Serdar evi satmaya karar verdi. Birkaç yakın arkadaşımıza bahsettik. Derken biriyle anlaşmışlar ve bana “sms” atmış “Çifttlik’i sattım.” diye…

O kadar komik ki, Whatsapp’tan yazışmaya alışık olan ben, “sms”i 2 ay sonra gördüm. Zaten çoktan şehre taşınmıştık. Amacımız Çifttlik’ten sonra o sohbetleri devam ettirebileceğimiz bir yer yapmaktı. Ortaköy civarlarında kahvaltıcı bakarken, kendimizi bir anda Taksim’de meyhane gezer halde bulduk. Zaten görünce çok beğendi Serdar ve ertesi gün tuttu. Taksim’de bombalar patlarken Efruz’da yer bulunamıyordu. Sonra tabi konjonktür çok zorladı. Önce darbe, sonra mitingler ve terör derken Efruz’u Karaköy’e taşımak durumunda kaldık. Meğer orada da “dost kazığı” konulu başka dersler alacakmışız ki bir daha geri dönmemek üzere o sayfa da kapandı.

AAG: Aslında bu tür farklı farklı tecrübeler, hep sana bir şeyler katmış gibi.

ED: Evet. Düşünüyorum da bir başkasının hayatı olarak dinlesem ilgimi çekerdi. Ama yaşamak başka tabii. *Kahkahalar*

AAG: Kedilerini ve hayvanlara olan sevgini anlatır mısın?

ED: Doğduğumda evde Tombiş diye tekir bir kedi vardı. Onunla beraber büyüdüm ve şu güne kadar kedimin olmadığı bir zaman hiç olmadı. Yani evde kedi olmaması tanıdığım bir duygu değil. Evde tam zamanlı 3 kedim var, 1’i yarı zamanlı. 10’u aşkın da kedi bahçede ve mahallede. İnsana gerçekten iyi geliyorlar. Unuttuğumuz bir frekans sanki, kirlenmemiş yanımız. Kedilerle ilişkim o frekansı hep temiz tutma çabasından. O olduğu gibilik. Müdanasız, hesapsız, sahipsiz… Mesela bilsem de bilmesem de hayvan seven insanlara kendimi hep daha yakın hissediyorum.

AAG: Esworks adı altında kendi yapımın olan seramikler mevcut. Nereden geldi bu seramik yapma merakı? Senin ürünlerini hangi mekanlarda görebiliriz, satın almak istersek ne yapmalıyız?

ED: O da aslında bir merakla başladı. Tabii yine Serdar’a değinmem gerekiyor. Esworks’ün S’sinin (E’nin yanındaki S) nedeni hem seramik hem Serdar hem Suvla desek yanlış olmaz. Öte yandan kelimenin taşıdığı anlamı da çok yakıştırıyorum. Çünkü resmen hayata karşı bir es vermemi sağlıyor. Kendimle baş başa kalıp seramik yaptığım anlar çok biricik. Aslında çizim, orantı, görsel zeka gibi yeteneklerim pek yok. Yani bale gibi doğuştan vergi filan hikaye. Bayağı sıfırın altındayım. Kursa da gittim baktım ama vasatım. Tahammül edemeyeceğim kendime. Sonra dedim ki Serdar’a, gelirken çamur al bari de evde pratik yapayım. Geldiğinde “Fırın almış olabilirim.” dedi. Yok canım gerçek olamaz diyorum, herhalde mini fırın gibi bir şeydir derken bir eve geldi ki 60 litre. *Gülüşmeler* Bayağı çamaşır makinesi kadar. Eh madem artık fırınım var, ben bu işi adamakıllı öğreneyim dedim. Gittim bütün takım taklavatı aldım. Sonra açtım Youtube’u, seramikle ilgili ne var ne yok izledim. Deneme yanılma hatta yamulma derken şunu anladım: Seramik yetenekten çok sabır işi. Sabrettiğin ölçüde yapabileceklerinin sınırı yok. Acele ettiğindeyse her şey birbirine giriyor. O yüzden bir yere yetiştirme telaşı olmadan, hak ettiği kadar zaman ayırmak ve o çamurun veya ürünün istediği zamanı ondan esirgememek gerekiyor. Şu an sadece Suvla’nın mağazalarında satılıyor ve restoranlarında serviste kullanılıyor. Elde ettiğim geliri de sokak kedilerinin ihtiyaçlarına harcıyorum. Bu da beni ayrı mutlu ediyor.

AAG: Yolunun şarapla kesişmesini biraz daha derinleştirebilir miyiz?

ED: Şarabı öğrenmek bende adeta sonsuzluğa açılan bir pencere duygusu yarattı. Hiçbir zaman varılmayacak harika bir diyara yaklaşmak gibi… Bazen yürümek, zaman zaman koşmak, bazen soluklanmak. Her defasında başka hazlar duymak, tatlar keşfetmek… Nihayetinde damak tadı kişiye özel. Tükürüğümüzün tadı bile farklı. Daha da önemlisi değişime açık. Bilgiyle, pratikle, cinsiyetle, yaşla… Örneğin bir yemeğin veya şarabın damaktaki duruşunu, hissettirdiğini, eksiğini, fazlasını değerlendirebilmek insana başka farkındalıklar kazandırıyor. Üstelik sadece damaktayken de bitmiyor. Sonrasındaki kanaat, birlikte tükettiklerinle uyumu… Böyle anlatınca belki deli işi gibi gelebilir ama adeta 5 duyunun ötesinde bir algının yeşermesinden bahsediyorum. Bu açıdan bakılınca çok kıymetli. Ayrıca şarapta bir de zaman mevhumu var. Üzüm yetişirken, şaraba dönüşürken, fıçıda yıllanırken, şişede dururken şarabın her daim yaşıyor oluşu, yani değişime açıklığı muazzam. Şaraba derin, felsefi ve çok boyutlu bakılması gerektiğine inanıyorum Yarattığı duygu durumu bile irdelenmesi gereken bir şey. İçinde daha çok girdikçe sanki bize yargısızlığı öğretmek istediğini hissediyorum. Çünkü yargıları ne kadar geride bırakabilirsek keşfe ve deneyime o kadar daha açık oluyoruz. Şarap da üzüme, toprağa, stile ve zamana karşı dinamik duruşuyla bunu anlamamızı sağlayan en iyi öğretici bence…

AAG: Herhalde açıldığı günden bu yana Suvla’dasın, içeriden bir göz olarak Suvla’nın hikayesini anlatabilir misin? Doğması, büyümesi ve gelişmesi, nasıl gelişti bütün bu süreçler?

ED: Şanslıyım ki Pınar Hanım ve Selim Bey gibi vizyon sahibi ve daha da önemlisi “İyi kalpli” iki insanla çalışıyorum. Beyin ve ruh gibiler ve adeta Suvla’ya hayat verdiler. Bu sürece onlarla birlikte tanıklık etmek, hayatımın en önemli deneyimlerinden biri. Ben bile böyleysem, onları düşününce neler hissettiklerini tasavvur edemiyorum. Aslında Suvla, Selim Bey’in bir emeklilik hayali olarak başlıyor. 2000’li yılların başlarında teknoloji şirketi alıp satarken son sattığı şirketten kalan parayla bir yatırım yapmak istiyor. “Yıllarca zamana yenik düşen bir iş yaptım, şimdi ise zamanla değerlenen bir şey yapmalıyım.” düşüncesinden yola çıkıyor. Sarafin bağlarının sahibi Güven Nil’e gidiyor ve bağ yatırımı yapmak istediğinden bahsediyor. O da, kendi bağlarının da bulunduğu bölge olan Gelibolu Yarımadası’nı öneriyor. Organik bağcılığa çok elverişli, toprak çeşitliliği fazla, 10 milyon yaşın üzerinde bile toprak katmanları bulabilmek mümkün, milli park statüsünde olduğu için imara kapalı bir bölge, iki deniz arasında doğal bir klima, tabii aynı zamanda yılın her günü esen Çanakkale rüzgarı falan derken Selim Bey 2003’ten itibaren parça parça arazi satın almaya başlıyor. Dünya’nın önemli firmalarından Mercier’den toprak analizi, asma seçimi ve dikimi konusunda danışmanlık alıyor ve 3 sene boyunca takip etmelerini istiyor. Tam bağları dikerken Microsoft’tan bir teklif geliyor. O teklifi kabul etse bile onun klasmanındaki kişiler için aynı sektörde ve benzer bir pozisyonda 1 sene çalışma yasağı var. Bu ara iyi geliyor çünkü o süreyi tamamen bağlara ayırıyor.

2006’da oğulları Bozok doğuyor. Hatta bağların ismi Bozokbağ oluyor. İlk mahsullerimizi 2007 yılında alıyoruz ve Kavaklıdere’ye satıyoruz. Çıkan şaraplar da gayet güzel. Selim Bey’in fikri o sırada biraz değişiyor, şarap işine mi girsek diye düşünürken Eceabat’ta bir fabrika satışa çıkıyor. Selim Bey de hemen talip oluyor ve modern bir şaraphane ile geleneksel yağhane olarak Suvla ve Kilye markalarının ilk temelleri atılıyor. Biz tanıştığımızda Selim Bey Microsoft’un Güney Afrika ve Ortadoğu operasyonundan sorumlu CEO’suydu. Emekli olur olmaz işin başına geçti. Pınar Hanım da tüm yaratıcı işlerden sorumlu. Etiketler, basılı malzemeler, restoranların mimarisi, dekorasyonu, peyzajı, masanın üzerinde gördüğünüz çiçeğe kadar her biri onun nefes alma biçimi. İnanılmaz bir enerjileri var. 6 senedir 1 gün bile tatil yaptıklarını görmedim. Zaten bilfiil işin başında olmasalar bu noktalara gelmekte zorlanırdık. Üstelik konjonktürel olarak da zor bir döneme denk geldik. Bu zamanda yeni bir marka ortaya çıkarmak ve topu hiç düşürmeden oyunu sürdürmek kolay değil. Bazen “Şimdi olsa yine böyle bir yatırım yapar mısınız?” diye soruyorum. Cevabı ne olursa olsun, Suvla’nın kendileri de dahil birçok insanın hayatına dokunmuş olması çok biricik bir durum. Kendim için de bunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Suvla’dan önce ve sonra olmak üzere iki farklı hayatım var. Kısacası bir yaşam biçimi artık…

AAG: Peki Suvla’daki rolünden biraz bahsedebilir misin?

ED: Suvla’da pazarlama ve satış tarafındayım. Ama bizim gibi aile şirketlerinde herkes her işi yapar. An gelip patron da olabiliriz, mutfağa girip bulaşık da yıkayabiliriz. Ki öyle de oldu mesela, en son Eceabat’ta yaptığımız yılbaşı kutlamasında Selim Bey ile yan yana bulaşık yıkadık. Bu her yerinde olma durumunu çok önemsiyorum. Ancak o zaman bir marka sadece “marka” olmaktan çıkıyor ve adeta hücrelerinde gezinebilen bir organizmaya dönüşüyor. Rutin işlerime gelecek olursam Suvla’yı belirli alanlarda; eğitimler, tadımlar, yemekler, toplantılar ve etkinliklerde mümkün mertebe temsil etmeye çalışıyorum. Açık ve kapalı kanal satışlarının yanı sıra restoranda da sorumluluklarım var. Yatay hiyerarşinin olduğu bir şirketiz. Dolayısıyla insanlar birbirine ast-üst, korku-itaat ilişkisinden çok; sevgi-saygı yani empati ve hoşgörü ile bağlılar. Bu da herkesi birbirine açık, samimi kılıyor. Bu şeffaflık elbette ki Selim Bey ve Pınar Hanım’ın yaklaşımından, daha doğrusu yaşam ilkelerinden geliyor. Halen Microsoft’tan tanıdığımız bazı arkadaşlarımız, Selim Bey’in bugüne kadar gelmiş geçmiş en sevdikleri patronları olduklarını söyler. O kadar rekabetçi bir ortamda, herkesin saygı duyduğu ve daha da önemlisi sevdiği biri olmak gerçekten zor. Öte yandan vizyonu, bir okulun bile katabileceklerinin çok ötesinde. Öğrettikleri kim bilir kaç üniversiteye bedel…

AAG: Suvla’nın geleceğe yönelik planları nedir?

ED: İlk günden beri üzümün kendini iyi ifade ettiği, mümkün olduğu kadar katkı, kimyasaldan uzak, dürüst şaraplar üretme peşindeyiz. Ne mutlu ki bu arzumuzu gerçekleştirebilecek denli yüksek teknolojide bir şaraphanemiz var. Bu da fiyat-kalite performansı yüksek ürünler yapmamıza imkan sunuyor. Bu durum, yakın zamanda zincir mağazaların da dikkatini çekti ve büyük ticaretin döndüğü 30, hatta 20 TL pazarında da onların talebiyle özel etiket şaraplar üretmeye başladık. Bu biraz projeksiyonumuzun dışındaydı. Çünkü son teknoloji ile üretim yaptığımız için orta-üst segmentlerde de yüksek adetler çıkarabiliyoruz ve buraya ağırlık veriyoruz. Bu biraz da Türkiye pazarının tersine bir durum. Genellikle üreticiler üst segmentte daha az sayıda ürün çıkarıyor. Biz de ise tam tersi. Zincirlerdeki büyüme beklentimizden hızlı olunca 2017 itibarıyla üretim kapasitemizi artırdık. Özellikle 30 TL altı şarapları, normal sürecimizi etkilemeyecek şekilde üretebileceğimiz, yine aynı donanımda ve ayrı bir alan açtık. 2018 itibarıyla üretim adetlerimiz 1,8 milyona yaklaşacak. En önemlisi de bu büyümeyi kaliteyi düşürerek değil, bahsettiğim ayrıştırma sebebiyle daha da artırarak gerçekleştirecek olmamız.

AAG: Restoran yatırımları bakımından da Suvla farklı bir yere oturdu. Biraz bundan bahsedebilir misin?

ED: Aslında ilk restoranımız Eceabat’ta bulunan şaraphanemizin girişinde. Daha çok bir uğrama noktası ve yazın oldukça fazla ziyaretçisi oluyor. Bir gün Kanyon yönetimi bizi ziyaret ediyor ve Eceabat’taki şarap barı/bistro modelini çok beğeniyorlar. Kendilerinden Kanyon’un terası için böyle bir teklif geldi. O güne kadar Selim Bey’in aklında “Restoran açalım.” fikri yoktu. Hatta aynı zamanda müşterimiz olan restoranları düşünüp “Rakip gibi algılanır mıyız?” diye de hassas yaklaştık. Ancak 2013’de çıkan iletişim yasaklarıyla birlikte şaraplarımızı deneyimletebilmek elzem bir noktaya geldi ve mevcut konjonktürde bu pek imkanlı değildi. Dolayısıyla bu teklif, satıştan çok pazarlama anlamında bir fırsat niteliğindeydi.

Hepimizin bildiği gibi restoran/kafe/otel diye adlandırdığımız açık kanal (on-trade) eskisi kadar parlak değil. Şu anda ticaretin büyük bir kısmı off-trade yani raf satışı üzerinden dönüyor. 10 yıl önceki durum bunun tam tersiydi. Neden böyle diyecek olursanız bunun zamanla gelişen ve büyüyen nedenleri var. Sigara yasağıyla başladı, sonra menülerde şarap fiyatları dramatik oranda yükseldi, turizm geriledi, terör başladı filan derken insanlar daha çok evlerinde alkol tüketmeyi tercih ettiler. Dışarı çıktılarsa da rakı, kokteyl, bira gibi alternatif içkilere yöneldiler, şarap tüketimleri azaldı. Ancak özellikle restoranlardaki şarap fiyatlarının ulaşılabilir rakamların çok üzerinde olmasının bu azalmayı tetiklediğini düşünüyorum. Buradaki zarar aslında üreticiye gibi gözükse de aslında mekana ve tüketiciye de yansıyor. Yani bir bermuda şeytan üçgeni. İşte tam da bu noktada Suvla Kanyon açıldı. Turizm sektörünün daralmak üzere olduğu, terörün alevlendiği bir zamanda… İşletme modeli tüketiciyle örtüştü ve Türkiye’nin gidişatından bağımsız bir yere dönüştü. Aslında model gayet basit. Her şarabın raf fiyatı üzerine 50 TL+KDV ekliyoruz. Bu yaklaşımı, menümüzde bulunan Suvla dışındaki 40’a yakın üreticinin şarapları için de sergiliyoruz. Burada kadehte servis edilen 40’a yakın şarap bulundurmak önemli. Herkes kendi damak tadına uygun şarabı sipariş edebiliyor. Tüketici bilinçlendikçe şarap sunan mekanların bu ihtiyaçlara cevap verebilmesi giderek daha da kritik hale gelecek. Bizim modelin sektöre yeni bir soluk kattığı düşüncesindeyim ve sektördeki işletmelerin de yavaş yavaş şarap fiyatlarını daha ulaşılabilir kılmak için çaba göstermeye başladıklarını görmek sevindirici.

AAG: Yer yer Suvla’nın tadımlarını da gerçekleştiriyorsun, insanlara neler anlatıyorsun?

ED: İstiyorum ki insanların şaraba yönelik meraklarını biraz olsun giderebileyim. Bunu da yerine getirirken sohbet havasını tercih ediyorum. Eğitmen bir tavrım yok. Zaten herkes eğitmen şu ara, korkuyorum artık. *Gülüşmeler* Bence en önemli şey şarapsevere dokunabilmek. Yani şarabı teorik olarak öğrenip, sınavları geçmiş olabilirsiniz. Hatta müthiş bir damağınız da olabilir. Ama orada, onların hayatında işe yarayacak bir bilgi sunmak önemli. Kanyon ve Emaar’daki tadımları genellikle hafta sonları yapıyoruz ve insanlar çok didaktik bir şey dinleme eğiliminde olmuyorlar. İyi vakit geçirebilecekleri, işine yarayacak bilgiler edinebilecekleri, bir şaraba uzanırken “Onu değil de bunu alayım.” şeklinde fikirlere yön verebilecek bilgiler vermeye çalışıyorum. Her eğitimin ve etkinliğin bir konsepti oluyor. Mesela sonuncusunda Focaccia ile farklı karakterde şaraplar eşleştirdik. Herkes için hoş bir deneyim oldu.

AAG: Böyle eğitim, tadım, etkinlik vb. yerlerde sana sorulan en ilginç soru veya sorular nelerdi?

ED: Bir tane soru var, üzerinden 13 sene geçti ama hala unutamam. Eskiden Taksim’de, oteller bölgesinde Dört Mevsim isminde bir restoran vardı. Garip bir yerdi doğrusu, müzik yayını esnasında gök gürlüyor, ışıklar kararıyor, yağmur filan yağıyordu. O zamanlar kuş gribi yaygın, ben de personele yönelik bir eğitime gitmişim. Genelde servis personeli içinde çok az kişinin şaraba ilgisi oluyor. Garsonlardan bir tanesi, gayet ciddi bir şekilde, “Hanımefendi bir şey soracağım.” dedi ve devam etti: “Bu şarapta kuş gribinin olmadığını bana kanıtlayabilir misiniz?”. Yani anlatabilirim tabii ama nasıl kanıtlayacağım? Fermantasyona filan değinerek cevap verdim ama garsonu ikna edemedim. “Hayır bu dediklerinizi geçelim, sonuçta asmaya kuş konuyor mu konmuyor mu, buna cevap verin.” diye diretiyor. *Kahkahalar* Abartmıyorum, yarım saat kadar bu kuş gribi mevzu üzerine konuştuk ve maalesef ikna olmadı.

AAG: Suvla’nın W Fine Dine’larından da bahsedelim mi? İçeriği nedir bu yemeklerin, hangi şeflerin geleceğine ve hangi yemeklerin yapılacağına nasıl karar veriyorsunuz?

ED: Kanyon ve Emaar’daki restoranlarımız yokken her ay farklı bir restoranda geceye özel hazırlayacakları menüleriyle kendi şaraplarımızı eşleştirdiğimiz yemek geceleri yapıyorduk. Bu noktaları mümkün olduğunca şarapla uyum sağlayacak bir mutfağa sahip, şarapseverlerin merak ettiği alternatif veya popüler mekanların arasından seçmeye gayret ediyorduk. Sonrasında bu etkinlikleri hem Kanyon’a hem de Emaar’a taşıdık. Şefimiz Ersin Avşar’ın yanı sıra farklı konseptler çerçevesinde genç şefleri de davet ettik. Bu arada diğer restoranları da unutmadık, 2017-2018 sezonuna Yeni Lokanta ile başladık. Yakında Antiochia ile Antakya Gecesi yapacağız. (AAG Notu: Gerçekleşti.) Tüketiciler artık bu tip etkinlikleri sıklıkla takip eder oldu. Hem mutfağı, hem özel olarak seçilmiş şarapları deneyimleme şansı buluyorlar hem de normalde gittiklerinde ödeyecekleri meblağdan daha az bir rakam ödüyorlar. Burada da meta olarak “şu şarapla şu yemek uyar” derdinde değiliz. Olabildiğince şarap sevenle konuşmak ve dertleşmek derdindeyiz. Sosyal yaşamı değerli kılmak, şarapla değer katmak düşüncesindeyiz ve yine şarapla neşelenen akşamları yaşatmak hem de çoğaltmak derdindeyiz aslında.

AAG: Literatürde yer alan tanımların dışında, daha “Elçince” bir tanım rica etsem, iyi bir şarap nasıl olmalıdır? (18 Ocak 2010 tarihli “İyi Şarap İyi İnsan Gibidir” yazında bu soruya “Vaadini damakta yerine getiren şaraptır.” cevabını verdiğini hatırlatayım.) =)

ED: Yazıyı okumuş olmanız kötü olmuş, tam da onu diyecektim aslında. *Gülüşmeler* En iyisi, iyi şarap, insana kendini “o anda” iyi hissettiren şaraptır diyeyim. Buradaki “o an” önemli. Çünkü hangi şarapla hangi anda karşılaşacağımızı ne şarap biliyor ne de biz. Şarap zaten zamanı şişelemek… Ama onu doğru zamanda tüketmek de zaman avcılığı bakımından önemli.

AAG: Şahsi olarak ne tür şarapları seviyor ve ağırlıklı olarak tüketiyorsun? Belirli üzüm türleri veya coğrafyalar ile gönül bağın var mı?

ED: Açıkçası şarap zevkim değişken, belki de deneyime açık demek daha doğru. Sevdiğim bir şarabı yeniden içmektense, yeni bir şarapla tanışmayı -daha az beğenecek dahi olsam- tercih ederim. Son zamanlarda fıçıyla aramda bir mesafe oluştu. Üzümü hissedebildiğim şaraplardan daha hoşnutum. Üzümün sesini dinlemek iyi geliyor. Üstelik arada fıçı olmayınca zamanla etkileşimini daha iyi gözlemleyebiliyorum. Fıçı şarabı değiştirdiği için makyaj diyorlar. Benim benzetmem ise şöyle, fıçıya girmiş şarapları kendimi iyi hissetmek istediğim günlerde içiyorum. Bir nevi insanın makyaj yapınca kendini iyi hissetmesi gibi… *Gülüşmeler*

AAG: Beyaz şarap seviyor musun peki? Sanki ona hiç değinmedin.

ED: Aslında son 1 senede beyaza karşı müthiş bir eğilimim oldu. Asiditesi belirgin, köşeli beyazlarla aram iyi. Mesela iyi işlenmiş bir Sauvignon Blanc veya sek bir Riesling’in gönlümdeki yeri bir başka. Tabii Albariňo’yu da unutmayalım. Teruarı gereği adeta okyanusu şişelemişsiniz gibi… Chardonnay olacaksa da bari Chablis bölgesinden olsun yani. *Gülüşmeler*

AAG: Yemekle aran nasıl? Evde mutfağa giriyor musun? Dışarıda yemeyi, yeni restoranlar keşfetmeyi seviyor musun? (Savoy Pastanesi’nin gofreti hala iyi mi?)

ED: Önce Savoy’un gofretinden başlayayım. Evet, hala güzel! Evde mutfağa girmiyorum çünkü Serdar ile böyle bir anlaşmamız var. Yemek işi onda, çok becerikli ve eli lezzetli. Ben sadece temizleme kısmında devreye giriyorum. Normalde beni bana bıraksak, kendim için asla yemek yapmam. Yemek paylaşınca güzel, kendi içinde bir etkinlik adeta. İşin güzel yanı şu ki, arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde de ya şarap işini tamamen bana bırakıyorlar, ya da ben müdahale edemeden en güzel şarapları açıyorlar. İstemeden böyle bir bilinç oluştu çevremde ve şikayetçi de değilim hani. *Gülüşmeler*

AAG: Yurtiçi veya yurtdışı fark etmez, seni bugüne kadar en fazla etkileyen birkaç restoranı ve yemeği anlatabilir misin?

ED: Portekiz’de serin bir yaz günü, okyanus kıyısındaki Restaurante Piscina Azenhas do Mar’daki deniz mahsülleri ve Albariňo uyumu eşsizdi. Mesela o ambiyansı bir kavanoza koyup saklayabilmek, zaman zaman dönüp yaşayabilmek çok isterdim. Bir doğum günümü Amsterdam’daki Ciel Bleu Restaurant’da kutlamıştık. 2 Michelin’li bu restoranda Türk bir şef vardı ve doğum günüm olduklarını öğrenince masaya bir kutu geldi, içinden pasta çıktı. Aslında asıl etkilendiğim şey, kutunun içinin aynayla kaplı oluşuydu. Mumu üflerken aynadan kendimi görüyordum. Düşündürücü bir deneyim oldu. Lizbon’daki Minibar ve Enoteca De Belem de aklımda yer eden mekanlar. İstanbul’da ise galiba kendimi en iyi hissettiğim yer Kıyı Restaurant. Bir de Harbi Adana’nın sahibi Barış’ın ocakbaşı sohbeti.

AAG: Şarap ve gastronomi alanında kendini eğitmek isteyen kişiler için olmazsa olmazların arasından yer alan birkaç kitap önerebilir misin?

ED: Özellikle şaraba yeni başlayanlar için Göknur Gündoğan’ın çevirdiği “Kim Korkar Şaraptan”ı öneririm. Jancis Robinson’un “The Oxford Companion to Wine” şaraba dalmış herkes için olmazsa olmaz. Wine Folly’nin hem kitapları hem de sitesi çok başarılı. “Wine Dogs, New Zealand” diye bir kitaba rastlamıştım bir arkadaşımda ve çok ilginç gelmişti. Benim gibi hayvansever biri için şaraphanelerin köpeklerinin anlatıldığı böyle bir kitaptan etkilenmemek olanaksız. Ben de aynısını kediler üzerinden hazırlamak isterim. *Gülüşmeler* Son olarak “Cahiller, Karşılıklı Bir Aydınlanmanın Hikayesi”nin dilimize çevrilmiş olması büyük bir şans. Bitmesin diye son bölümünü halen okumuyorum. Bir de bu alanda ilerlemek isteyenler için tezleri öneririm. Farklı disiplinlerden çok fazla tez okuyorum. YÖK’ün Ulusal Tez Merkezi’ne girip şarap, bağcılık, üretim, yerli üzümler gibi anahtar kelimelerle aratınca güzel şeyler bulunabiliyor.

AAG: Peki edebi olarak doymak istersek önereceğin kitaplar neler olur?

ED: Romanda olay örgüsüne ve sürükleyiciliğe önem verenler için Gabriel Garcia Marquez-Kırmızı Pazartesi, Hamdi Koç-Çıplak ve Yalnız, Ayfer Tunç-Yeşil Peri Gecesi’ni önerebilirim. Yakın dönem düşünürler arasından Emil Michel Cioran’ı severim. Türkçe’ye çevrilen az kitabı var. “Doğmuş Olmanın Sakıncası” ile tanışmıştım onunla. Bu dünyaya dair yaklaşımı bana çok hitap ediyor. Ne yazsa okurum diyeceğim Stefan Zweig var. İyi bir Avrupa eleştirisi olarak “Dünün Dünyası”, öyküde ise “Amok Koşucusu” önerebileceğim kitapları arasında. Yerli edebiyatta Tomris Uyar aşığıyım. Ona sadece yazar dememek lazım. İyi bir gözlemci, eleştirmen, öykücü, gerçekçi… İkinci yeninin gelini olarak lanse edilmesini ise biraz haksızlık olarak görüyorum. Göndökümü 1 ve 2’yi okursanız, nasıl katman katman bir kadından bahsettiğimi anlarsınız. Onun dışında ne yazsa okurum diyebileceğim Barış Bıçakçı var. Yazdıklarının yanına kıvrılıp uyuyasım geliyor. *Gülüşmeler*

AAG: Seçim tamamen sana bağlı olsa, oturup da kiminle şarap içmek isterdin?

ED: Rakı içme ihtimali daha güçlü olsa da Tomris’cim olurdu bu, mümkünse kedisi Kırlent de kucağımda olsun. =)